Nerede kalmıştık? O muhteşem güzellikteki tren yolculuğundan sonra Ella’ya vardığımızdan bahsetmiştim. İnternet bağlantıları çok yavaş olduğu için maalesef yazılarım oldukça geriden geliyor. Ella’yı kafanızda canlandırabilmek için çay tarlalarıyla dolu Doğu Karadeniz’e benzetebilirim sanırım. Zamanında İngiltere sömürgesi olan Sri Lanka İngilizler sayesinde çay üretimi ile tanışmış. Adını hep duyduğumuz Seylan çayı bu ülkenin eski adı olan Seylan’dan ileri geliyor. Yaklaşık 1 milyon kişinin ekmek kapısı olan çay üretimi şimdilerde turizmin de göz bebeği. Çay tarlalarını görmek için dünyanın dört bir yanından gelen turistler en çok Nuwara Eliya ve Ella’da konaklıyorlar. Bana göre Doğu Karadeniz’den farkı güzel trekking rotaları sunan Ella’da yükseklere tırmanıp altınızda uzanan yemyeşil tarlalara kuşbakışı bakabiliyor olmanız. Bunun dışında anne tarafından bir Karadeniz kızı olarak buradaki turizm potansiyelini Türkiye’de yakalayamamış olmamız beni oldukça üzüyor. Tren istasyonundan çıkar çıkmaz elimize tutuşturulan bir kartvizit ile Carissa ve ben de köylülerin guest house olarak odalarını kiraladıkları evlerden birine yerleşmeye karar veriyoruz. Evin cazip tarafı merkeze çok yakın olması zira Ella’da konaklayabileceğiniz sadece Tomorrowland isimli bir hostel var. O da deyim yerindeyse dağın başında 🙂 Ayrıca adından da anlaşılacağı üzere burası genelde parti havasında o yüzden Tomorrowland’i hızlıca eliyoruz. Kaldığımız odanın 2 kişi için gecelik 10 USD olması da kararımızda etkili tabi ki. Eğer kısıtlı bir bütçe ile seyahat etmiyorsanız gördüğüm kadarıyla Ella’daki en güzel otel çay tarlalarının tepesine kondurulmuş şık bungalovlardan oluşan 98 Acres oteli. Tabi gecelik 200 USD’yi gözden çıkarabilirseniz.

98 Acres Resort

Ella’daki ilk günümüzde bir tuk tuk kiralayıp yakınlardaki bir şelaleye gidiyoruz. Eğer buraya gelirseniz şelaleyi görmek için hiç çaba sarf etmeyin. Türkiye’de kesinlikle bundan çok çok daha güzel şelaleler var. Hem vaktinize hem paranıza yazık. Arkasından Ella’dan Demodara’ya giden trenin geçtiği, hiç demir kullanılmadan sadece taşlarla ve çimentoyla yapılmış Nine Arches viyadüğüne gidiyoruz. Bu viyadük de Sri Lanka’nın İngiltere sömürgesi olduğu dönemde yapılmaya başlanmış ve 1921 yılında tamamlanmış ve deniz  seviyesinde 945 metre yüksekte olduğu içinNine Arches adının yanı sıra Gökyüzündeki Köprü(The bridge in the sky) diye de anılıyor.

Nine Arches Köprüsü

Biz köprüye yukarıdaki fotoğrafta göreceğiniz tepeden baktık, kimileri tren yoluna inip köprünün üzerinde yürüyordu. Köprünün güzelliğini köprüde yürürken anlamamızın mümkün olmayacağını düşündüğümüz için bir süre burada oturup trenin köprüden geçmesini bekledik. Ardından yolumuzun üzerinde olan bir yeşil çay fabrikasına giderek yeşil çay üretiminin nasıl yapıldığına dair bir tura katıldık ve çay tadımıyla turumuzu sonlandırdık. Tur bana göre oldukça baştan savmaydı ve sadece fabrikada 15 dakikalık bir yürüyüşle çayın nasıl işlendiğini anlattılar. Trip Advisor’daki forumlardan birinde okuduğuma göre siyah çay fabrikasının turu 1 saat sürüyormuş ve Sri Lanka’daki çay üretimi ve tarihi hakkında daha fazla bilgi veriyorlarmış.
Bu yorucu gezinin ardından tuktuk ile kasaba merkezine dönüp Chill Cafe’de batı mutfağıyla uzun süre sonra yeniden buluşmanın tadını çıkarıyorum. Sri Lanka mutfağı genel olarak rice&curry dedikleri pilav ve çevresinde şekillenen çeşitli sebzeler ve ufak porsiyonda etlerle sunulan bir yemekten ibaret olduğu için bir süredir batı mutfağına özlem duyuyordum. Ancak söylemem gerekir ki hamurun içine sebze veya et koyarak bohça haline getirip tavada kızarttıkları Rotty denilen yiyecekleri bir efsane! Umarım Sri Lanka’dan ayrılmadan güzel bir roti daha yiyebilirim. Chill Cafe Ella’ya gelirseniz uğramanızı önerebileceğim keyifli vakit geçirebileceğiniz çok tatlı bir restoran. Biz ikinci gün yağmurlu olduğu için neredeyse tüm günü burada oturup yiyip içerek geçirdik 🙂
Üçüncü günümüzde ise sabah kahvaltısı öncesinde Little Adam’s Peak dedikleri tepeye tırmanıyoruz. Bu yürüyüş çok keyifli ve Ella Rock ya da gerçek Adam’s Peak göre oldukça kolay, çay kokusunu ciğerlerimize çekerek yaklaşık yarım saatte kendimizi inanılmaz güzellikteki tepede buluyoruz. Karnımız fena halde acıkmış olduğu için hızlıca kasabaya geri dönüp güzel bir kahvaltı yapıyor ve çantamızı toplayıp safari için Udawalawe Milli Parkı’na doğru yola çıkıyoruz.

Little Adam’s Peak Ella

Ella’dan Udawalawe’ye gitmek için merkezden geçen bir otobüse binip Walawaya’ya gidiyoruz. Ardından Thanamalwila’da inip bizi Udawalawe’ye götürecek otobüsü buluyoruz. Udawalawe’da indiğimizde kalacağımız otelin safari jipinin bizi karşılamasının verdiği mutlulukla hızlıca otelimize gidiyoruz. Udawalawe’de Swan Safari Resort isimli bir otelde kalıyoruz ve ertesi sabah 5:30’da safari için jipe atlayıp yola çıkıyoruz. Yola çıktığım anda önceki günün sıcaklığına aldanıp sadece tshirtle yola çıktığım için pişman oluyorum. Ormanın içinde olduğumuz için hava oldukça serin ve jipin üstünde rüzgarı tenimde hissetmek de hiç yardımcı olmuyor. Güneş doğarken milli parka yaklaşıyoruz. Tam o sırada karnımda acayip bir ağrı başlıyor. Yediğim bir şeyden zehirlenmiş olmalıyım, hayatımda hiç bu kadar sıkı bir karın ağrısı yaşamamıştım. Bir süre sonra geçer diye kendimi avutuyorum ve ağaçların üzerine tünemiş tavus kuşlarını, çalıların arasından çıkan filleri izlemeye başlıyorum.

Udawalawe’de gün doğumu – Ağaca tünemiş tavus kuşuna dikkat 🙂

Safarinin günü gününü tutmuyormuş, biz maalesef pek şanslı değiliz yılın bu zamanlarından öğleden sonra safarisinin farklı hayvanlar görmek için daha iyi olduğunu öğreniyoruz. Rezervuara doğru yaklaşınca sabah banyolarını yapan buffaloları görüyoruz. Derken iki buffalo bir kız meselesi sebebiyle birbirine giriyor 🙂 Sebebini attım tabi ki ama kavga tam bizim aracın önünde patlak veriyor. Boynuzlarını birbirlerine tokuşturup suların içinde boğuşmaya başlıyorlar. Bu sırada meraklı kalabalık çevremizde toplanıyor. Meraklı kalabalık dediğim insanlar değil diğer buffalolar 🙂 İlk etapta şoförümüz gayet sakin bir şekilde izlediği için paniklememeye çalışıyorum ancak iş gittikçe kızışıyor ve bütün buffalolar bize doğru iyice yaklaşıyor. Bir ara şoförümüz kendini jipe atmaya yeltenince bizde de bir panik başgösteriyor ama neyse ki kavga uzun sürmüyor ve buffalolar banyolarına geri dönüyorlar. Videoyu merak edenler aşağıdaki fotoğrafa tıklayıp kavgayı izleyebilir.

Udawalawe buffalo ailesi

Parkın içinde yol almaya ve yeni hayvanlarla tanışmaya çalışırken karın ağrım geri geliyor. Bu sefer ilkinden daha şiddetli ve hiç de içimde tutabileceğim bir şey değil gibi. Şoföre acilen tuvalete gitmem gerektiğini söylüyorum çünkü yüzüm beyaza çalmaya başlıyor. Adam 5 metre ileride bir ağacı gösterip ne yapacaksam arkasında yapabileceğimi söylüyor. O kadar kötü durumdayım ki dediğini hiç düşünmeden kabul ediyorum 🙂 Ağacın arkasına gittiğimde parkta sadece 6-7 adet bulunan leoparlardan biriyle karşılaşmamayı umuyorum. Neyse ki bir yılan ya da arı tarafından sokulmadan ve leoparlarla karşılaşmadan çalıların arkasından çıkıp jipe dönüyorum. Sanırım aracı paylaştığımız aile benden oldukça iğrenmiştir ama zehirlenince yapacak bir şeyiniz olmuyor. Neyse ki yurt dışına çıktığımda yanımda her zaman ıslak mendil taşırım. Bilmediğiniz yemekleri yediğiniz bir ülkede oldukça faydalı olabiliyorlar 🙂

Bu macerayı da böylece atlatıp yolculuğun keyifli kısmına geçiş yapmak ve okyanusla buluşmak için Tangalle’ye doğru yola çıkıyoruz…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir